Bir toplum bir sabah uyanıp birden bire bozulmaz. İnsanlar bir gecede saygısız, çıkarcı, kaba, bencil, yalancı ya da sadece parayı düşünen varlıklara dönüşmez. Toplumun çürümesi, genelde çok sessiz başlar. Önce küçük yalanlara alışılır. Sonra haksızlık normalleşir. Sonra "Herkes yapıyor" cümlesi çıkar ortaya. Ve en sonunda kimse aynaya bakmak istemez.

Çünkü aynada görünen şey artık sadece birey değildir. Aynada koskoca bir toplumun yorgun, sinirli, güvensiz ve kirlenmiş hali vardır.

Bugün birçok insanın içinde aynı soru var: "Bu toplum nasıl düzelecek?" Ama bu soru sorulurken genelde herkes başkasını kastediyor. Ahlak bozuldu derken başkalarının ahlakını, saygı bitti derken başkalarının saygısızlığını, ekonomi kötü derken başkalarının açgözlülüğünü konuşuyoruz. Ne güzel iş değil mi? Herkes haklı, herkes mağdur, herkes temiz; ama toplum çürümüş. O zaman bu çürümeyi uzaylılar mı yaptı?

İşte ilk acı gerçek burada başlıyor: Çürümüş toplum dediğimiz şey, tek tek insanların küçük çıkarlarıyla örülmüş büyük bir bataklıktır.

Toplumun Çürümesi Nedir?

Toplumun çürümesi sadece suç oranlarının artması, insanların fakirleşmesi ya da sokakta birbirine bağırması değildir. Bunlar sonuçtur. Asıl çürüme, görünmeyen yerde başlar.

Bir toplumda insanlar birbirine güvenmiyorsa, herkes birbirini potansiyel kazıkçı gibi görüyorsa, liyakat yerine torpil geçiyorsa, dürüst insan "enayi" sayılıyorsa, zengin olmak ahlaklı olmaktan daha büyük başarı gibi görülüyorsa, orada çürüme başlamıştır.

Çürümenin en belirgin işareti şudur: İyilik artık güçlü görünmez, saflık gibi görünür.

Bir insan dürüst davrandığında "helal olsun" denmiyor da "bu kafayla nasıl yaşayacak?" deniyorsa, mesele derindir. Bir genç emekle bir yere gelmek yerine kısa yoldan para kazanmayı hayal ediyorsa, mesele sadece gençlik meselesi değildir. Bir esnaf müşteriyi kandırınca kendini zeki sanıyorsa, bir memur görevini yapmayı lütuf gibi görüyorsa, bir vatandaş kurallara uyana aptal diyorsa, toplumun içindeki kolonlar çatlamış demektir.

Toplum dediğin şey sadece binalar, yollar, arabalar, tabelalar değildir. Toplum, insanların birbirine görünmez biçimde verdiği sözdür. "Ben seni kandırmayacağım, sen de beni ezmeyeceksin." Bu söz bozulduğunda, geriye kalabalık kalır ama toplum kalmaz.

Ekonomi Bozulunca Ahlak da Bozulur mu?

Bu soru çok hassas. Çünkü bazı insanlar fakirliği hemen ahlaksızlıkla ilişkilendirir. Bu büyük haksızlıktır. Fakir olmak ahlaksızlık değildir. Hatta çoğu zaman en onurlu insanlar, en zor şartlarda yaşayan insanların içinden çıkar.

Ama başka bir gerçek daha var: Uzun süren ekonomik baskı, toplumun sinir sistemini bozar.

İnsan sürekli kira, fatura, gıda, borç, gelecek kaygısı düşünüyorsa; zihni sadece geçimle dolmaya başlar. Bu durumda sabır azalır, tahammül düşer, insanlar birbirine daha sert davranır. Çünkü herkes içten içe alarm halindedir. Pazarda domates seçerken bile insanın yüzü gerilir. Trafikte küçük bir korna kavga sebebi olur. Evde çocuk ses çıkarınca anne baba patlar. İş yerinde patron işçiye, işçi müşteriye, müşteri garsona yüklenir. Böyle böyle herkes kendi stresini başkasına fatura eder.

Ekonomik kriz sadece cüzdanı boşaltmaz. İnsanın içindeki merhamet deposunu da yavaş yavaş kurutur.

Fakat burada yine dikkat edelim. Ekonomi her şeyi açıklamaz. Çünkü bazı insanlar yoksulluk içinde bile ahlakını korur; bazı insanlar zenginlik içinde bile çürür. Demek ki mesele sadece para değil. Mesele, paranın toplumdaki tek değer ölçüsü haline gelmesidir.

Bir toplumda "Ne kadar dürüstsün?" sorusu yerine "Ne kadar kazanıyorsun?" sorusu öne çıkarsa, orada ahlaki çöküş başlar. Bir insanın karakteri değil de arabası, telefonu, kıyafeti, evi, takipçi sayısı ölçülüyorsa, toplum para tarafından hipnoz edilmiş demektir.

En Acı Gerçek: İnsanlar Kötü Olduğu İçin Değil, Kötülük Ödüllendirildiği İçin Bozulur

Çoğu kişi toplumun bozulmasını "insanlar artık kötü" diye açıklar. Bu eksik bir açıklama. İnsan doğasında iyiye de kötüye de açık taraflar vardır. Bir toplum hangi tarafı ödüllendirirse, o taraf büyür.

Dürüst olan kaybediyor, hile yapan kazanıyorsa; insanlar zamanla hileye meyleder. Çalışan eziliyor, torpilli yükseliyorsa; gençler emeğe değil bağlantıya inanır. Kurala uyan bekliyor, araya adam sokan işini çözüyor ise; herkes kuralı değil adamını arar. Yalan söyleyen prim yapıyor, doğruyu söyleyen dışlanıyorsa; toplum doğruyu değil rol yapmayı öğrenir.

Ahlak sadece nasihatle korunmaz. Ahlak, doğru davranışın ödüllendirildiği bir düzen ister.

Bu yüzden sadece "İnsanlar iyi olsun" demek yetmez. Güzel cümle ama eksik. İnsanların iyi kalabileceği bir düzen kurmak gerekir. Çünkü açlık, adaletsizlik, torpil, cezasızlık ve sürekli aşağılanma insanın içindeki karanlığı büyütür.

Bir topluma yıllarca "Dürüst ol" deyip dürüstleri ezersen, o toplum bir gün sana inanmaz. Vaaz verirsin, dinlemez. Afiş asarsın, gülüp geçer. Kamu spotu yaparsın, kanalı değiştirir. Çünkü toplum artık sözlere değil, sonuçlara bakar.

Saygı Neden Biter?

Saygı, sadece "büyüklerin elini öpmek" değildir. Saygı, karşıdaki insanı kendi çıkarına engel olan bir nesne gibi görmemektir. Bugün birçok toplumda saygının bitmesinin sebebi, insanların birbirini insan olarak değil, araç olarak görmesidir.

Müşteri garsonu insan olarak görmez, hizmet makinesi gibi görür. Patron işçiyi insan olarak görmez, maliyet kalemi gibi görür. İşçi müşteriyi insan olarak görmez, stres boşaltılacak biri gibi görür. Siyaset insanı seçmen sayar, şirket insanı tüketici sayar, sosyal medya insanı etkileşim sayar. Sonra herkes "İnsanlık öldü" diye şikayet eder.

İnsanlık ölmedi. İnsanın değeri, paraya ve faydaya indirildi.

Birinin sana faydası varsa değerlidir, yoksa görünmezdir. İşte saygıyı öldüren şey budur. İnsan insana "Sen bana ne kazandırıyorsun?" gözüyle bakmaya başladığında, ahlakın ruhu gider.

Toplumu Düzeltmek Neden Bu Kadar Zor?

Çünkü herkes değişim istiyor ama bedelini başkasının ödemesini bekliyor. Herkes adalet istiyor ama kendi yakını kayrılınca ses etmiyor. Herkes liyakat istiyor ama kendi çocuğuna torpil bulununca "Bir tanıdık yardımcı oldu" diye anlatıyor. Herkes ahlak istiyor ama kendi çıkarı zedelenince ahlak biraz esniyor. Hani çok değil, azıcık... İşte o azıcıklar birleşince toplumun omurgası kırılıyor.

Toplumun bozukluğu, bireylerin küçük istisnalarının toplamıdır.

"Bu seferlik bir şey olmaz."

"Herkes yapıyor."

"Ben yapmasam başkası yapacak."

"Bu devirde dürüstlükle yaşanmaz."

"Önce kendimi kurtarayım."

Bu cümleler toplumun mezar taşına yazılabilecek cümlelerdir. Çünkü bir toplum önce dilinde bozulur. Kelimeler bozulur, sonra davranışlar bozulur, sonra kurumlar bozulur, sonra insanlar birbirine düşer.

Peki Çözüm Nereden Başlar?

Toplumun düzelmesi için üç şey aynı anda gerekir: geçim güvenliği, adalet duygusu ve ahlaki örneklik. Bunlardan biri eksik olursa toplum tam iyileşmez.

Sadece ekonomi düzelirse ama adalet yoksa, zenginleşmiş ama çürümüş bir toplum olur. Sadece ahlak anlatılır ama insanlar açsa, söz havada kalır. Sadece hukuk güçlenir ama aile, eğitim ve kültür bozuksa, insanlar yakalanmadığı yerde yine çürür. Yani mesele tek kanaldan çözülecek bir mesele değildir.

Bir toplumu düzeltmek istiyorsan, önce şunu kabul edeceksin: Toplum bir makine değil, canlı bir organizmadır. Sadece bir vidayı sıkınca düzelmez. Kanı, siniri, hafızası, korkusu, umudu, alışkanlığı vardır.

Birinci Adım: Adalet Görünür Hale Gelmeli

Adalet sadece mahkeme salonlarında olan bir şey değildir. Adalet, günlük hayatta hissedilmelidir. İnsan şunu bilmeli: "Hakkım yenirse arayabilirim. Güçlü olan her zaman kazanmaz. Kurallar herkese işler."

Bir toplumda güçlüye ayrı, zayıfa ayrı muamele varsa; ahlak çöker. Çünkü insanlar adaletin işlemediğini gördüğünde kendi adaletini kurmaya başlar. Bu bazen öfke olur, bazen hile olur, bazen intikam olur, bazen tamamen umursamazlık olur.

Adalet yoksa, ahlak uzun süre ayakta kalamaz.

Çünkü ahlak, adaletsizliğin içinde kahramanlık ister. Ama toplumlar kahramanlıkla yönetilemez. Herkesin her gün kahraman olmasını bekleyemezsin. Normal insanın iyi kalabileceği bir düzen kurmak zorundasın.

İkinci Adım: Cezasızlık Bitmeli

Toplumu en hızlı çürüten şeylerden biri cezasızlıktır. Bir kişi kötülük yapar ve hiçbir bedel ödemezse, sadece o kişi cesaretlenmez; izleyen herkesin zihninde de bir şey kırılır.

"Demek ki böyle oluyormuş."

"Demek ki dürüst olmak gerekmiyormuş."

"Demek ki güçlüysen sorun yokmuş."

Cezasızlık, kötülüğü reklam eder. Hem de bedava reklam. İnsanlara kötü örnek gösterir ve der ki: "Bakın, yapanın yanına kalıyor."

Bu yüzden toplumun düzelmesi için ceza intikam gibi değil, düzenin hafızası gibi işlemelidir. Suçun, yolsuzluğun, hak yemenin, şiddetin, dolandırıcılığın, görevi kötüye kullanmanın bedeli olmalıdır. Ama bu bedel adil, şeffaf ve herkese eşit uygulanmalıdır.

Hukuk sadece zayıfı korkutuyorsa hukuk değildir; güçlüye de sınır koyuyorsa hukuktur.

Üçüncü Adım: Ekonomi Sadece Büyümemeli, İnsanı Rahatlatmalı

Bir ülkede rakamlar büyüyebilir ama insanlar küçülüyorsa, o kalkınma eksiktir. İnsanlar daha çok çalışıp daha az yaşayabiliyorsa, sürekli borçla dönüyorsa, gençler evlenmekten, çocuk sahibi olmaktan, ev kurmaktan korkuyorsa; ekonomi kağıt üstünde iyi görünse bile toplumun içi huzursuz olur.

Toplumun ahlaki iyileşmesi için insanların temel güvenlik hissine ihtiyacı vardır. Barınma, gıda, sağlık, eğitim, ulaşım gibi temel alanlarda sürekli kaygı yaşayan insanlardan uzun vadeli erdem beklemek zordur. Beklenir, evet, ama zordur.

Geçim derdi insanı otomatik olarak kötü yapmaz; ama sürekli geçim korkusu insanı savunma moduna sokar.

Savunma modundaki insan paylaşmakta zorlanır. Sabretmekte zorlanır. Nezaket göstermek lüks gibi gelmeye başlar. "Kusura bakma kardeşim, benim de derdim var" cümlesi toplumun ortak marşı haline gelir.

Bu yüzden ekonomik çözüm sadece para dağıtmak değildir. İnsanlara öngörülebilir bir hayat sunmaktır. İnsan ay sonunu, çocuğunun okulunu, ev kirasını, hastalanırsa ne yapacağını tamamen belirsizlik içinde yaşıyorsa, o toplumun ruhu yorulur.

Dördüncü Adım: Eğitim Diploma Değil, Karakter Üretmeli

Eğitim sadece sınav kazandırıyorsa ama insan yetiştirmiyorsa, sonuç diplomalı bencillik olur. Güzel konuşan ama empati kuramayan, çok bilen ama utanmayan, teknoloji kullanan ama vicdanı gelişmemiş insanlar çıkar ortaya.

Bir toplumun okullarında çocuklara sadece başarı öğretilirse, çocuklar kazanmayı her şey sanır. Oysa kaybetmeyi bilmeyen çocuk, büyüyünce kaybetmemek için her şeyi yapabilir. Hile yapar, ezer, yalan söyler, rol yapar.

Eğitim, çocuğa sadece "nasıl kazanacağını" değil, "ne pahasına kazanmayacağını" da öğretmelidir.

Bu çok önemli. Çünkü ahlak tam da burada başlar: Yapabilecek durumdayken yapmamaktır. Kimse görmüyorken doğru kalabilmektir. Gücü yettiği halde ezmemektir. Kazanabileceği halde hileye başvurmamaktır.

Matematik, fen, teknoloji elbette önemlidir. Ama vicdan yoksa, bilgi sadece daha gelişmiş zarar verme aracına dönüşebilir. Akıllı ama ahlaksız insan, saf kötüden daha tehlikelidir. Çünkü kötülüğünü sistemli yapar.

Beşinci Adım: Aile Kutsal Denilerek Geçiştirilmemeli, Gerçekten Onarılmalı

Toplumun ilk okulu ailedir. Ama aile dediğimiz yer her zaman huzurlu bir yuva değildir. Bazen çocuk ilk adaletsizliği evde görür. İlk hakareti evde duyar. İlk korkuyu evde yaşar. İlk yalanı anne babadan öğrenir. Sonra biz o çocuktan büyüyünce topluma saygılı olmasını bekleriz.

Çocuk saygıyı nasihatle değil, atmosferle öğrenir. Evde herkes birbirine bağırıyorsa, çocuk bağırmayı normal sanır. Baba anneye saygısızsa, çocuk sevgiyi güç ilişkisi sanır. Anne sürekli fedakarlık yapıp eziliyorsa, çocuk iyiliği ezilmek zanneder. Evde para her şeyin üstündeyse, çocuk insan değerini parayla ölçmeyi öğrenir.

Aile düzelmeden toplum tam düzelmez. Ama aileyi düzeltmek de sadece "aile önemlidir" demekle olmaz. Anne babalara destek gerekir, ekonomik nefes gerekir, psikolojik bilinç gerekir, çocuk yetiştirme kültürü gerekir. Yoksa herkes kendi yarasıyla çocuk büyütür, sonra o çocuklar da kendi yaralarıyla toplum kurar.

Altıncı Adım: Medya ve Sosyal Medya Zehir Değil, Sorumluluk Taşımalı

Bugün toplumun ahlakını sadece okul ve aile şekillendirmiyor. Telefon ekranı da şekillendiriyor. Hatta bazen aileden ve okuldan daha çok şekillendiriyor. İnsanlar her gün saatlerce neye maruz kalıyorsa, yavaş yavaş ona benzemeye başlar.

Sürekli lüks hayat gösterilen bir genç, kendi hayatından nefret etmeye başlar. Sürekli kavga izleyen insan, konuşmayı kavga sanır. Sürekli gösteriş gören kişi, sade hayatı başarısızlık gibi algılar. Sürekli skandal, yalan, dedikodu, linç ve öfke gören toplumun sinirleri bozulur.

Bir toplum neyi izliyorsa, biraz da ona dönüşür.

Bu yüzden medya sadece eğlendirmez; karakter de üretir. Sosyal medya sadece vakit geçirme yeri değildir; değer sistemi kurar. Kimin alkışlandığı, kimin zengin olduğu, kimin meşhur edildiği, çocuklara sessizce şunu öğretir: "Böyle olursan kazanırsın."

Toplumun düzelmesi için görünürlük ekonomisinin de ahlaki bir zemine ihtiyacı vardır. Her çirkinliği viral yapmak, her terbiyesizliği mizah diye sunmak, her gösterişi başarı diye parlatmak toplumu içten içe hasta eder.

Yedinci Adım: Dini ve Ahlaki Dil Samimi Olmalı

Ahlak konuşulurken en büyük sorunlardan biri samimiyetsizliktir. İnsanlara sürekli ahlak anlatıp kendin çıkar peşinde koşarsan, kimse seni dinlemez. Din, ahlak, değer, vatan, millet, aile gibi büyük kelimeler menfaat için kullanılırsa, toplum bu kelimelerden bile soğur.

Bu çok tehlikeli bir şeydir. Çünkü kelimeler kirlenirse, hakikat de anlatılamaz hale gelir.

Bir toplumda güzel kavramların içi boşaltılırsa, insanlar sadece kötülüğe değil, iyiliğin diline de güvenini kaybeder.

Bu yüzden ahlak anlatan kişi önce kendi hayatıyla konuşmalıdır. Dürüstlük anlatan dürüst olmalı. Kul hakkı diyen kul hakkından korkmalı. Merhamet diyen evinde, iş yerinde, sokakta merhamet göstermeli. Yoksa söz etkisini kaybeder.

Toplum vaazdan bıkmaz; boş vaazdan bıkar. İnsanlar ahlaktan kaçmaz; ahlakı sadece başkasına sopa yapanlardan kaçar.

Sekizinci Adım: Küçük Yerlerde Büyük Onarım Başlar

Bir toplumun düzelmesi sadece büyük reformlarla olmaz. Mahallede, okulda, apartmanda, iş yerinde, pazarda, trafikte, aile sofrasında da başlar. Çünkü toplumu oluşturan şey günlük davranışlardır.

Bir esnaf tartıyı doğru tarttığında toplum biraz düzelir. Bir öğretmen öğrencisine adil davrandığında toplum biraz düzelir. Bir patron işçinin hakkını zamanında verdiğinde toplum biraz düzelir. Bir sürücü yaya geçidinde durduğunda toplum biraz düzelir. Bir insan sosyal medyada yalan haberi paylaşmadığında toplum biraz düzelir.

Bunlar küçük şeyler gibi görünür. Ama toplum zaten küçük şeylerin toplamıdır. Büyük çöküş de küçük ihanetlerle başlar, büyük iyileşme de küçük doğruluklarla.

Bir toplumun kaderi bazen devlet binalarında değil, kasada para üstünü doğru veren insanın elinde başlar.

Kimsenin Duymak İstemediği Gerçek: Toplum Bir Anda Düzelmez

Çürüyen bir toplumun hemen düzelmesini beklemek, yıllarca paslanmış bir kapıyı tek hamlede açmaya çalışmak gibidir. Ses çıkarır, zorlanır, elini keser. Çünkü çürüme zamanla olduysa, iyileşme de zaman ister.

Ama bu, hiçbir şey yapılamaz demek değildir. Tam tersine, en büyük yalan budur: "Bu toplumdan bir şey olmaz." Bu cümle, tembelliğin ve umutsuzluğun en konforlu koltuğudur. Oturursun, şikayet edersin, hiçbir şey yapmazsın. Oh ne güzel.

Hayır. Her toplum düzelebilir. Ama hiçbir toplum kendiliğinden düzelmez.

Toplum, iyiliği örgütleyebildiği ölçüde düzelir.

Kötülük zaten organize olmayı sever. Menfaat ağları kurar, birbirini korur, sistemi kullanır. İyilik ise çoğu zaman dağınık kalır. İyi insanlar birbirini tanımaz, desteklemez, birlikte hareket etmez. Sonra kötülerin sesi daha güçlü çıkar.

Bu yüzden sadece iyi olmak yetmez. İyi insanların birbiriyle bağ kurması, kurumlar kurması, örnekler üretmesi, birbirini desteklemesi gerekir. Aksi halde iyi insan tek başına yorulur. Yorulan iyi insan susar. Susan iyi insanın yerini gürültülü kötüler alır.

Toplumun Gerçek Tedavisi: Güvenin Geri Gelmesi

Asıl mesele güvendir. İnsanlar devlete güvenmezse, kurala uymaz. Komşusuna güvenmezse kapısını kapatır. Esnafa güvenmezse pazarlık bile kavga olur. Mahkemeye güvenmezse kendi adaletini arar. Öğretmene güvenmezse eğitimi küçümser. Doktora güvenmezse şarlatana gider. Medyaya güvenmezse dedikoduya inanır.

Güven, toplumun görünmeyen oksijenidir.

Oksijen yoksa insan boğulur. Güven yoksa toplum boğulur. Herkes birbirinden şüphe eder. Herkes arkasını kollamaya başlar. Herkes önce kendini kurtarmaya çalışır. Bu da toplumu kalabalık bir yalnızlığa çevirir.

Güven nasıl geri gelir? Sözle değil. Tekrarlanan doğru davranışla. Bir kurum defalarca adil davranırsa güven gelir. Bir yönetici defalarca şeffaf olursa güven gelir. Bir esnaf defalarca dürüst davranırsa güven gelir. Bir insan defalarca sözünü tutarsa güven gelir.

Güven, büyük sloganlarla değil, küçük tutarlılıklarla inşa edilir.

Ekonomik Sorunlar Karşısında Toplum Nasıl Ayakta Kalır?

Ekonomik kriz dönemlerinde toplumun en büyük ihtiyacı sadece para değildir. Evet para önemlidir, hatta çok önemlidir. Boş cüzdanla yüksek felsefe yapılmıyor, onu da bilelim. Ama para tek başına yetmez. Kriz dönemlerinde toplumun üç şeye ihtiyacı vardır:

  • Adil yük paylaşımı: Krizin bedelini hep aynı kesim ödüyorsa öfke büyür.
  • Şeffaflık: İnsanlar gerçeği bilmek ister. Belirsizlik, fakirlikten bile daha çok yıpratır.
  • Dayanışma: İnsanlar yalnız bırakılırsa herkes vahşileşir. Dayanışma varsa toplum tamamen dağılmaz.

Kriz zamanlarında zengin daha görgüsüzleşir, güçlü daha kibirli olur, yoksul daha çaresiz bırakılırsa toplumun ahlakı kırılır. Çünkü insanlar sadece fakirliğe değil, haksızlığa öfkelenir.

Toplumları patlatan şey çoğu zaman yoksulluk değil, yoksulluğun adaletsiz ve aşağılayıcı yaşanmasıdır.

İnsan azla yaşayabilir. Ama hor görülerek, kandırılarak, geleceksiz bırakılarak, birilerinin lüksüne bakarak yaşamak çok daha ağırdır. İşte bu noktada toplumsal öfke birikir.

Çözümün En Zor Kısmı: Önce Kendimizdeki Çürümeyi Görmek

Şimdi en rahatsız edici yere geldik. Toplumun düzelmesini istiyorsak, önce kendimize şu soruları sormalıyız:

  • Ben çıkarıma ters düşünce adil kalabiliyor muyum?
  • Benim yakınım hata yaptığında da doğruyu söyleyebiliyor muyum?
  • Kimse görmezken dürüst davranıyor muyum?
  • Güçsüz birine davrandığım gibi güçlü birine de davranabiliyor muyum?
  • Çocuğuma başarı kadar karakteri de öğretiyor muyum?
  • Ben de her şeyi parayla mı ölçüyorum?

Bu sorular kolay değil. Çünkü insan kendi çürümesini görmek istemez. Başkasının kusuru net görünür, kendi kusurumuz biraz flu çıkar. Kamera ayarı gibi... Hep başkasında HD, kendimizde bulanık.

Ama toplumun gerçek onarımı burada başlar. Çünkü herkes başkasını düzeltmeye çalışırsa kavga çıkar. Herkes kendinden başlarsa kültür değişir.

Çürümüş Toplumun İlacı Tek Bir Şey Değil, Bir Ahlak Ekosistemidir

Bir toplumun düzelmesi için sadece ekonomi yetmez. Sadece din yetmez. Sadece hukuk yetmez. Sadece eğitim yetmez. Sadece aile yetmez. Bunların hepsi birlikte çalışmalıdır.

Adalet olacak ki insan hakkını arasın. Ekonomi nefes aldıracak ki insan sürekli hayatta kalma korkusuyla yaşamasın. Eğitim karakter verecek ki bilgi kibir üretmesin. Aile merhamet öğretecek ki çocuk sevgiyi şiddetle karıştırmasın. Medya sorumluluk taşıyacak ki kötülük alkışlanmasın. Dini ve ahlaki dil samimi olacak ki insanlar güzel kavramlardan soğumasın. Ve birey kendine bakacak ki herkes sadece başkasını suçlamasın.

En acı gerçek şu: Toplum dediğimiz şey "onlar" değildir. Toplum biziz.

Biz nasılsak, toplum biraz odur. Biz neye susuyorsak, toplum biraz odur. Biz neyi alkışlıyorsak, toplum biraz odur. Biz neyi normalleştiriyorsak, yarının çocukları onu kültür sanacak.

Bu yüzden bir toplumun düzelmesi, önce şunu kabul etmekle başlar:

Çürüme dışarıda başlamadı. İçeride başladı. Onarım da dışarıdan gelmeyecek. İçeriden başlayacak.

Ve belki de gerçek umut tam burada saklıdır. Çünkü insan bozduğu şeyi, isterse düzeltebilir. Ama önce bahaneyi bırakması gerekir.

Toplumun düzelmesi için mucize beklemeye gerek yok. Herkesin kendi alanında adil, dürüst, merhametli ve sorumlu olması gerekiyor. Bu kulağa küçük geliyor olabilir. Ama zaten bütün büyük yıkımlar küçük kötülüklerle başladı.

O zaman bütün büyük iyileşmeler de küçük iyiliklerle başlayabilir.