Bazen insan gece yatağa uzanır, tavanı izler ve içinden şunu geçirir: "Neden?"

Neden bazı insanlar sıcak evinde çayını içerken, bazı çocuklar enkazın altında annesinin sesini arar? Neden biri küçük bir derdi bile kaldıramazken, başka biri açlıkla, savaşla, ölümle, yalnızlıkla sınanır? Neden bir insanın imtihanı para, iş, ilişki, aile derdiyken; başka birinin imtihanı hayatta kalmak olur?

İşte insanı asıl yoran şey sadece acı değildir. Acının adaletsiz dağılmış gibi görünmesidir. Kalbi ezen yer tam da burasıdır.

Bir tarafta "Bugün ne yesem?" diye düşünen insanlar var. Diğer tarafta "Bugün çocuklarım ölmeden nasıl uyur?" diye düşünen insanlar… Bir tarafta hayatın küçük sıkıntılarına isyan eden bizler varız. Diğer tarafta Filistin’de, savaşın ve yıkımın içinde yaşamaya çalışan insanlar var. Bunu görünce insan ister istemez kendi derdinden utanıyor. Ama bu utanma bile bazen yetmiyor; çünkü insanın kendi acısı da kendine ağır geliyor. Yani mesele basit değil.

Acının En Çıplak Gerçeği: Dünya Kimseye Cennet Diye Verilmedi

İnsan çoğu zaman dünyaya yanlış bir beklentiyle geliyor. Sanki burası huzur, garanti, adalet, sağlık, uzun ömür ve sürekli mutluluk yeriymiş gibi davranıyoruz. Sonra hayat ilk darbeyi vurunca sarsılıyoruz.

Oysa en acı gerçek şu: Dünya, insanın rahat etmesi için değil; insanın kim olduğunu ortaya çıkarması için var.

Bu cümle kulağa sert gelebilir. Hatta insanın içinden "Ama ben yoruldum artık" demesi çok normal. Çünkü hepimiz biraz yorgunuz. Bazılarımız belli etmiyor, bazılarımız espriyle kapatıyor, bazılarımız gece sessizce dağılıyor. Kimse dışarıdan göründüğü kadar sağlam değil.

Dini kaynaklarda dünya hayatının bir imtihan olduğu çok güçlü şekilde anlatılır. Ama burada çoğu kişinin atladığı bir nokta vardır: İmtihan sadece fakirlikle, hastalıkla, savaşla olmaz. Rahatlık da imtihandır.

Hatta bazen rahatlık daha tehlikeli bir imtihandır. Çünkü acı çeken insan çoğu zaman Allah’ı, ölümü, adaleti, ahireti düşünür. Ama rahat insan kendini kalıcı zanneder. Evi, arabası, telefonu, işi, sosyal medyadaki küçük alkışları ona "Sen iyisin, güvendesin" diye fısıldar. Halbuki insanın garantisi yoktur. Bir telefon gelir, bir haber gelir, bir hastalık çıkar, bir savaş başlar, bir kaza olur; insanın bütün planları kağıt gibi yırtılır.

İşte dünyanın en çıplak hali budur: Burada kimse tam güvende değildir.

Peki Neden Kimi Çok Acı Çekiyor, Kimi Daha Az?

Bu soru kolay cevaplanacak bir soru değil. "Allah sevdiğine dert verir" deyip geçmek bazen acı çeken insanın yarasına tuz basmak gibi olur. Çünkü bunu söyleyen kişi sıcak evinden konuşuyorsa, cümle doğru olsa bile kalbe yanlış çarpabilir.

Şunu dürüstçe söylemek gerekir: Biz kimin neden ne kadar acı çektiğini tam olarak bilemeyiz. Bunu bilmek insanın kapasitesinin üstündedir. Biz sadece görünen kısmı biliriz. İnsanların ağladığı anı görürüz, ama kalbinde ne açıldığını, ahirette neyle karşılanacağını, o acının hangi gizli kapıyı araladığını bilemeyiz.

Bir insan çok acı çektiği için mutlaka kötü değildir. Bir insan rahat yaşadığı için mutlaka iyi değildir. Hatta tarih boyunca en çok acı çekenlerin arasında peygamberler, salih insanlar, mazlumlar, yetimler, garipler vardır.

Buradaki ince hakikat şudur: Acı, Allah’ın bir insanı unuttuğunun delili değildir. Bazen tam tersine, insanın içindeki hakikati ortaya çıkaran en keskin aynadır.

Ama bu cümleyi de yanlış anlamamak lazım. Birinin acısını romantikleştirmek çok tehlikelidir. Bir çocuk açsa, "Bu onun imtihanı" deyip kenara çekilmek vicdansızlıktır. Bir halk zulüm altındaysa, "Kaderleri böyleymiş" diyerek susmak iman değil, çoğu zaman konforun kılıfıdır.

Kader, mazlumu seyretmek için bahane değildir.

Filistin Bize Sadece Şükretmeyi Değil, Utanmayı da Öğretiyor

Filistin’e bakınca insanın içinde bir şey kırılıyor. Çünkü orada acı artık haber başlığı olmaktan çıkıyor; insanlığın aynası haline geliyor. Bir çocuğun yüzündeki toz, bütün dünyanın cilalı yalanlarını kirletiyor.

Biz bazen küçük dertlerimizle boğuluyoruz. Bu insani bir şey. Ama Filistin gibi yerler bize şunu hatırlatıyor: Bizim normal sandığımız hayat, aslında büyük bir nimet.

Musluktan su akması nimet. Gece bomba sesi duymadan uyumak nimet. Çocuğunu sabah okula gönderip akşam geri geleceğini düşünebilmek nimet. Annenin, babanın, kardeşinin yerini bilmek nimet. Market rafında ekmek görmek bile nimet. Evet, bildiğin ekmek. Hani bazen bayat diye burun kıvırdığımız ekmek...

Ama burada durursak eksik kalır. Çünkü Filistin sadece "Halimize şükredelim" dersi değildir. Daha büyük ders şudur: Biz neye alıştık?

İnsanlık bazen acıya bile alışıyor. İlk gördüğünde ağladığı görüntülere, bir süre sonra hızlıca bakıp geçiyor. Bir çocuğun ölümü bile ekran kaydırma hareketinin içinde kayboluyor. İşte bu, belki de modern zamanın en korkunç hastalığıdır: Acıya alışmak.

Çünkü kalp alışırsa, vicdan susar. Vicdan susarsa, insan yaşarken içten içe çürür.

Peygamberler Neden Hep Acıyla Sınandı?

Dini anlatılarda peygamberlerin hayatlarına bakınca şunu görürüz: Hiçbiri pamukların üzerinde yaşamadı. Hz. Nuh alay edildi. Hz. İbrahim ateşe atıldı. Hz. Yusuf kuyuya bırakıldı, iftiraya uğradı, zindana düştü. Hz. Musa sürgün, korku ve mücadele yaşadı. Hz. Eyyub hastalıkla anıldı. Hz. Muhammed yetim kaldı, dışlandı, taşlandı, sevdiklerini kaybetti, savaşlar gördü.

Peki neden?

Çünkü peygamberler sadece sözle değil, hayatlarıyla da insanlara yol gösterdi. Eğer peygamberler hiç acı çekmeseydi, acı çeken insanlar "Onlar bizi anlayamaz" derdi. Eğer hiç kayıp yaşamasalardı, evladını, eşini, ailesini kaybeden insanlar kendini yapayalnız hissederdi. Eğer hiç dışlanmasalardı, ezilenler onlarda teselli bulamazdı.

Bu yüzden peygamberlerin acısı, sadece kendi acıları değildir. İnsanlığın karanlık gecelerine bırakılmış kandiller gibidir.

Bu cümle şiir gibi duruyor ama gerçek tarafı ağırdır. Çünkü insan en çok acı çektiğinde "Ben yalnızım" zanneder. Peygamberlerin hayatı ise şunu söyler: Hayır, yalnız değilsin. En temiz insanlar bile kırıldı. En doğru insanlar bile ağladı. En sevilen kullar bile kaybetti.

Demek ki acı, değersizliğin kanıtı değildir.

Kader Dediğimiz Şey: Teslimiyet mi, Çaresizlik mi?

Biz bazen "kader" kelimesini yanlış yerde kullanıyoruz. Bir zulüm oluyor, "kader" diyoruz. Bir ihmal oluyor, "kader" diyoruz. Bir haksızlık oluyor, "kader" diyoruz. Hatta bazen kendi tembelliğimize bile kader diyoruz. Kusura bakmayalım ama bu biraz kolaycılık.

Kader, insanın sorumluluktan kaçmak için saklanacağı bir perde değildir.

Kader inancı, insanın her şeyi kontrol edemeyeceğini kabul etmesidir. Ama bu, insanın hiçbir şey yapmayacağı anlamına gelmez. İnsan dua eder, çalışır, yardım eder, karşı çıkar, iyilik yapar, mazlumun yanında durur, kendi nefsini düzeltmeye çalışır. Sonucu Allah’a bırakır.

Yani kader, "Ben hiçbir şey yapmayayım" demek değildir. Kader, "Ben elimden geleni yaparım, elimden gelmeyeni Allah’a bırakırım" diyebilmektir.

Aradaki fark çok büyüktür.

En Acı Gerçek: Bu Dünyada Her Yara Kapanmayacak

İnsan bazen adaletin bu dünyada hemen yerini bulmasını istiyor. Zulmeden cezasını görsün, mazlum rahatlasın, kaybedilen geri gelsin, kırılan kalp onarılsın istiyor. Bu istek çok insani. Ama en acı gerçeklerden biri şudur:

Bu dünyada her yara kapanmayacak.

Bazı anneler evladını geri alamayacak. Bazı çocuklar babasının sesini bir daha duyamayacak. Bazı insanlar suçsuz yere ölecek. Bazı zalimler yıllarca güçlü görünecek. Bazı duaların cevabı insanın istediği zamanda gelmeyecek.

İşte insanı sarsan yer burasıdır. Çünkü biz dünyayı nihai mahkeme sanıyoruz. Oysa dini bakışa göre dünya nihai mahkeme değildir; dünya dosyanın açıldığı yerdir. Hükmün tamamı burada verilmez.

Ahiret inancı tam da burada anlam kazanır. Eğer hayat sadece bu dünyadan ibaret olsaydı, mazlumların çektiği acı gerçekten dayanılmaz bir anlamsızlığa dönüşürdü. Ama ahiret fikri şunu söyler: Hiçbir çığlık kaybolmaz. Hiçbir gözyaşı boşa gitmez. Hiçbir zulüm hesapsız kalmaz.

Bu, acıyı yok etmez. Ama acının anlamsız olmadığını söyler.

İnsan Neden Acıyla Değişir?

Acı insanı ikiye böler. Bir tarafı kırılır, diğer tarafı görmeye başlar. Bazen insan en çok acı çektiğinde en gerçek soruları sormaya başlar:

  • Ben kimim?
  • Niye yaşıyorum?
  • Neye bu kadar bağlandım?
  • Ölüm bu kadar yakınsa, ben neyin peşindeyim?
  • Kalbimde gerçekten ne var?

Rahat zamanlarda insan kendini çok güçlü zanneder. Ama acı geldiğinde maskeler düşer. Paranın, makamın, güzelliğin, popülerliğin, sosyal medyadaki alkışların ne kadar kırılgan olduğu ortaya çıkar. İnsan o zaman anlar: Ben sandığım kadar büyük değilmişim.

Bu kötü bir şey değildir. Hatta bazen insanın kurtuluşu burada başlar. Çünkü insan küçüldüğünü fark edince, Allah’ın büyüklüğünü daha net görür.

Ama Her Acı İnsanı Güzelleştirmez

Burada dürüst olmak lazım. Acı her zaman insanı olgunlaştırmaz. Bazen acı insanı sertleştirir, kıskanç yapar, öfkeli yapar, içine kapatır. Bazı insanlar acı çekince merhametli olur, bazıları ise başkasının acısına körleşir.

Yani mesele sadece acı çekmek değildir. Mesele acıyla ne yaptığındır.

Acı seni Allah’a yaklaştırabilir. Ama aynı acı seni isyana, nefrete, boşluğa da sürükleyebilir. Bu yüzden insanın en büyük sınavı acının kendisi değil; acıdan sonra kalbini neye dönüştürdüğüdür.

Biri seni kırdı diye sen de herkesi kırmaya başlıyorsan, acı seni iyileştirmemiştir. Fakirlik gördün diye zengine kin, zenginlik gördün diye fakire kibir taşıyorsan, imtihanın içinden geçmemişsin; sadece yara almışsındır.

Yara almak başka, hikmet almak başkadır.

Şükür Bazen Mutlu Olmak Değil, Delirmemektir

Şükür kelimesi de bazen yanlış anlaşılır. İnsanlar şükretmeyi sürekli gülümsemek sanıyor. Hayır. Bazen şükür, gözlerin doluyken "Ben hâlâ buradayım" diyebilmektir.

Bazen şükür, sofrada az yemek varken isyan etmemektir. Bazen şükür, kalbin paramparçayken kötülüğe dönüşmemektir. Bazen şükür, "Ben bunu hak etmedim" diye bağırmak isterken bile Allah’tan tamamen kopmamaktır.

Şükür, acıyı inkar etmek değildir. Şükür, acının içinde bile tamamen kararmamaktır.

Bu yüzden acı çeken birine hemen "Şükret" demek bazen yanlış olabilir. Önce yanında oturmak gerekir. Bazen susmak gerekir. Bazen bir bardak su vermek, bin tane nasihatten daha değerlidir. Çünkü aç insana felsefe değil, ekmek gerekir. Üşüyene teori değil, battaniye gerekir. Yas tutana nutuk değil, omuz gerekir.

Kimsenin Pek Söylemediği Şey: Bazen Başkasının İmtihanı Senin İmtihanındır

Filistin’de bir çocuk acı çekiyorsa, bu sadece onun imtihanı değildir. Onu izleyen herkesin de imtihanıdır. Bizim ne yaptığımız, neye sustuğumuz, neye alıştığımız, neyi normal gördüğümüz de kayda geçer.

Bir yoksul kapının önünden geçiyorsa, o sadece yoksullukla sınanmıyordur. Sen de merhametle sınanıyorsundur. Bir hasta yardım bekliyorsa, o sadece hastalıkla sınanmıyordur. Sen de insanlıkla sınanıyorsundur.

Acı tek kişilik değildir; etrafa da soru sorar.

Bu yüzden "Onların kaderi" deyip geçmek kolaydır ama tehlikelidir. Çünkü belki de Allah bize şunu soruyordur: "Sen gördüğün halde ne yaptın?"

Hayatın En Sert Cümlesi: Her Şeyi Anlamak Zorunda Değilsin

İnsan anlamak istiyor. Çünkü anlamak kontrol hissi verir. "Bunun sebebi şu" deyince rahatlarız. Ama bazı acıların sebebi insan aklına tam açılmaz. Bazı kayıplar, bazı zulümler, bazı hastalıklar, bazı ayrılıklar insanın zihnine sığmaz.

Burada teslimiyet başlar.

Teslimiyet, aklı kapatmak değildir. Teslimiyet, aklın sınırını bilmektir. İnsan elinden geleni yapar, sorar, düşünür, mücadele eder; ama bir noktada şunu kabul eder: Ben her şeyi göremem.

Biz hayatı bir sayfadan okuyoruz. Allah bütün kitabı biliyor. Biz bir sahneye bakıyoruz. Allah başlangıcı, sonu, görünmeyeni, kalpte saklı olanı biliyor. Bu yüzden bazı şeyler bize haksızlık gibi görünürken, büyük tabloda bambaşka bir yere oturabilir.

Bu, dünyadaki zulmü haklı çıkarmaz. Bu, zalimi temize çıkarmaz. Bu sadece insanın sınırlı bakışını hatırlatır.

O Zaman Ne Yapacağız?

Acı varsa, yapılacak ilk şey onu yok saymak değildir. İnsan acısını inkar ederse içten çürür. "Ben iyiyim" diye diye insan bazen en kötü hale gelir. O yüzden önce dürüst olmak gerekir:

"Evet, acı çekiyorum."

Sonra şunu sormak gerekir:

"Bu acı beni neye dönüştürüyor?"

Daha merhametli mi oldum, daha zalim mi? Daha derin mi oldum, daha boş mu? Daha çok dua mı ettim, daha çok kin mi biriktirdim? Başkasının acısını daha iyi mi anladım, yoksa sadece kendi derdime mi gömüldüm?

İnsan bazen büyük cevaplar bulamaz. Ama küçük iyi şeyler yapabilir. Birine yardım etmek, bir mazlum için ses çıkarmak, bir çocuğun ihtiyacını karşılamak, bir hastayı aramak, birinin derdini küçümsememek, kendi ailesine daha merhametli davranmak… Bunlar küçük gibi görünür ama bazen insanı ayakta tutan şeyler tam da bunlardır.

Acı Varsa, Hesap da Vardır

Dünyada acı var. Bunu romantikleştirmeye gerek yok. Bazı acılar çok ağır, bazı imtihanlar insanın kemiğine kadar işliyor. Bazı geceler gerçekten bitmiyor gibi oluyor. Bazı insanlar bu dünyadan hakkını alamadan gidiyor. Bazı çocuklar büyüyemiyor. Bazı anneler ömür boyu eksik kalıyor.

İşte en acı gerçek bu.

Ama dini bakışın söylediği en büyük gerçek de şu: Acı varsa, hesap da vardır.

Bu dünya eksik bir yerdir. Burada adalet yarım görünür, merhamet bazen geç kalmış gibi durur, zalim bazen güçlü görünür, mazlum bazen sahipsiz sanılır. Ama hiçbir şey kaybolmaz. Ne yapılan iyilik, ne atılan iftira, ne dökülen gözyaşı, ne de tutulan sessiz çığlık...

Belki de insanın kader karşısındaki en doğru duruşu şudur:

Acıyı inkar etmeden sabretmek. Zulme alışmadan direnmek. Nimetleri unutmadan şükretmek. Başkasının yarasını seyretmeden merhamet etmek. Ve her şeyin son sözünü bu dünyaya bırakmamak.

Çünkü dünya son söz yeri değildir. Dünya, insanın kalbinin ortaya çıktığı yerdir.

Ve bazen insanın en büyük imtihanı, başına gelen şey değil; başına gelen şeyden sonra nasıl biri olduğudur.